Ölümle ilgili

İbrahim TENEKECİ

Kardeşim İsmail dünya hayatına veda ettiğinde ben altı yaşında idim. Konu ondan açılınca babam hiç konuşmaz, sessizce odadan çıkardı. Annem birkaç yıl önce sadece şunu dedi: “Kırk yıldır gözümün önünden bir an olsun gitmedi.” En yakınımız bile olsa, iç âleminde neler yaşıyor, elbette bilemeyiz.

İsmail, yıllar boyunca, hepimizin bildiği bir sır olarak kaldı.

Sokağımızda kardeşimle aynı yıl doğan bir başka İsmail vardı. Komşumuzdu. Annemin ona nasıl farklı baktığına defalarca şahitlik ettim.

Dört yıl önce bitirdiğim Berhayat isimli şiirde, kardeşime yaşayamadığı bütün o yılları anlatmaya çalıştım. Kırk yıl ve yüz altmış iki dize: Herkes uyurken yazdığım sana…

Cennete gideceğine inandığımız halde, onun kaybı bizi neden bu kadar derinden etkilemişti?

***

Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde bir doktor arkadaşım vardı. Nöbetçi olduğu zamanlar, birkaç kez ona eşlik ettim. Sabaha kadar beraber bekledik.

Bir keresinde haber geldi. Falanca numaralı hasta ağırlaştı diye. Arkadaşım hemen hareketlendi. Yanına bazı malzemeler aldı. “Ben de seninle geleyim” dedim. “Göreceklerin seni rahatsız edebilir” dedi.

Odaya girdiğimizde en çekindiğim durumla karşılaştım: Yaşlı, yalnız, yoksul ve yorgun bir adam. Kimsesi yoktu. Belden yukarısı çıplaktı ve aşırı derecede zayıftı.

Şuuru kapalı. Doktor arkadaşım “bunu bekliyorduk” dedi sadece. Yine de bir şeyler yapmaya çalıştı. Hastanın son nefesini vermesi iki saatten fazla sürdü. Nefes gözle görülür mü? Gerçekten de görülüyormuş.

Arkadaşıma şunu sordum: “Ölmek bu kadar zor mu?” Verdiği cevap benim için hayli sarsıcı oldu: “Bu, görebileceğin en temiz ölümlerden biriydi.”

Uzun bir müddet bu ölümün etkisinden çıkamadım. Kolay ölüm buysa, kim bilir zoru nasıldı?

***

Bir başka doktor arkadaşıma ölüm anını soruyorum. O iş nasıl gerçekleşiyor? İnsanın dünyaya son bakışını yazmak istiyorum çünkü. Birtakım mesleki terimler sıralıyor. Tıp çok ilerledi, diyor. Yüksek teknoloji sayesinde bütün aşamaları takip edebiliyoruz. Fakat belli bir noktadan ötesine geçemiyoruz. Yani ölüm anında neler oluyor, hâlâ bilemiyoruz. O bölüm bilinmezliğini koruyor.

***

Bir ara Şişli Etfal Hastanesi’nin acil servisine gidiyor ve kapının önünde saatlerce oturuyordum.

Gözümün önünden adeta dünyanın bin türlü hali geçiyordu. Kimi vurulmuş, kimi iş kazası geçirmiş her yaştan bir dünya insan. Sedyede, kucakta, sırtta taşınan ve acıyla feryat eden, inleyen çocuklar, yetişkinler…

Devamı: Koşarak gelen hasta yakınları, köşelere çöküp kalanlar, ağlayanlar, dudaklarını ısıranlar, dağılmış yüzler, düşmüş kaşlar ve insanın sonsuz siması. Neredeyse her insan bir soru işaretine dönüşüyordu orada.

Dindar olsun veya olmasın, ölüm herkesi eşit ve derinden etkiliyordu. Kazalar da böyleydi. Gördüğüm, anladığım buydu.

Beklenmedik ölümlerin ve genç yaşta ayrılık atına binip gidenlerin yankısı ise gün geçtikçe kendini daha keskin hissettiriyordu. İsmail tecrübesi bize bunu söylüyordu.

***

Dünya hayatına veda etmek, bizim için sonlu olandan sonsuz olana geçmek demektir. Teslimiyet, müminler için en büyük tesellidir. Ölüm, bu dünyanın tek hakikatidir. Fakat herkesin buna inanmasını, bu düşünceye uygun hareket etmesini bekleyemeyiz.

Başka insanların ölümlerini çok fazla kurcalıyoruz. Sınanmadığımız acılar hakkında zamansız ve gereksiz yorumlar yapabiliyoruz.

Her vefat, bir vedadır. Kendi adıma, hastanede değil de evde vefat etmek isterim. Allah’ın kelâmı eşliğinde. Yaşadığım mekânla, kullandığım nesnelerle vedalaşmak, dostlarımla helalleşmek, sevdiklerimi dünya gözüyle son bir kez görmek dilerim. Hastaneler buna pek imkân vermiyor. Birkaç gün fazla yaşamak için ölümüne mücadeleye girişmek ve bütün bu saydıklarımı feda etmek istemem. Bir diğer insan, pekâlâ başka türlü davranabilir. Bu bizi neden ilgilendirsin?

  Paylaşmak İçin Sembollere Tıkla :)